Kıbrıs’ta Gerçekten Bir Şeyler Oluyor mu?

Son zamanlarda Kıbrıs meselesinin çözümüne ilişkin belli belirsiz bir diplomatik hareketlenme görülüyor. Bu konuda haberler ve yorumlar artmaya başladı. Avrupa Birliği Kıbrıs Özel Temsilcisi atadı ve Türkiye’den buna aykırı bir tepki gelmedi. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Ada’yı ziyaret ederek taraflarla görüştü. Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın BM Genel Sekreteri ile telefon görüşmesi yaptığı açıklandı. Dün de BM Genel Sekreteri Guterres Kıbrıs’a gitti. Bunlar elbette dikkat çekici gelişmelerdir. Ancak bütün bu diplomatik hareketliliğe rağmen tarafların temel tutumlarında herhangi bir değişiklik görülmediği için gerçek bir ilerleme konusunda iyimser olmak kolay değildir.

Her ülkenin dış politikadaki başlıca sorunları genellikle komşularıyla ilgilidir. Sınır anlaşmazlıkları, azınlık meseleleri veya tarihten kalan ihtilaflar kolay kolay ortadan kalkmaz. Birleşmiş Milletler gündeminde onlarca yıldır çözülemeyen sorunlar bulunmaktadır. Avrupa Birliği içinde dahi benzer örnekler yaşanmıştır. Hırvatistan’ın üyelik sürecinde Slovenya sınır anlaşmazlığının çözümünde ısrar etmişti. Bir anlaşmazlık hukuken çözümlense bile ülkelerin hafızaları kolay kolay silinmez.

Türkiye’nin de komşularıyla diplomatik yollarla yönetmeye çalıştığı çeşitli ihtilafları bulunmaktadır. Ancak bunlar arasında Kıbrıs, büyüklüğünün çok ötesinde bir ağırlığa sahiptir.

Kıbrıs meselesi ile Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci aşağı yukarı aynı dönemde başlamış, ancak iki dosya özellikle Yunanistan’ın 1981 yılında Topluluğa katılmasıyla giderek iç içe geçmiştir. Türkiye uzun yıllar Kıbrıs sorunu ile AB üyelik süreci arasında doğrudan bir bağ kurmak istemedi. Ancak uygulamada bu iki dosya birbirinden ayrılmaz hale geldi. Gümrük Birliği müzakereleri sırasında Yunanistan üyelik kozunu kullanarak Türkiye ile Gümrük Birliği’nin tamamlanmasını Güney Kıbrıs’ın üyelik sürecinin hızlandırılmasına bağladı. 2004 yılında Güney Kıbrıs’ın AB’ye üye olmasıyla birlikte bu bağlantı artık Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin kalıcı bir unsuru haline geldi.

Altmış yılı aşkın bir süredir Kıbrıs meselesi Birleşmiş Milletler gündeminde yer almaktadır. Çeşitli dönemlerde çözüm girişimleri yapılmış, ancak kalıcı bir sonuç alınamamıştır. Uzun yıllar uluslararası kamuoyu çözümsüzlüğün temel sorumlusu olarak Türk tarafını görüyordu. Ancak 2004 Annan Planı referandumu bu algıyı önemli ölçüde değiştirdi. O tarihten sonra çözüme en büyük direncin Rum tarafında olduğu daha açık biçimde görülmeye başlandı. Ne var ki bu değişen algı da müzakereleri ilerletmeye yetmedi.

Sorunun özünde, Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri siyasi bakımdan gerçek anlamda eşit ortak olarak kabul etmekte zorlanmaları yatmaktadır. Kıbrıslı Türklerin nüfusça daha az olduğu bir gerçektir. Ancak Rum tarafı bu sayısal üstünlüğü özellikle karar alma mekanizmalarında belirleyici hale getirmek istemektedir.

Rum tarafı açısından bakıldığında bu tutum anlaşılabilir görülebilir. Uluslararası alanda tanınan taraf ve Avrupa Birliği üyesi olmanın sağladığı avantajlarla taviz vermek istememeleri doğal karşılanabilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini stratejik bir hedef olarak gördüğü dönemlerde bu durumdan daha fazla taviz koparmaya çalıştılar. Ancak Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri yalnız bırakmayacağını ve bu konuda geri adım atmayacağını da yeterince dikkate almadılar. Sonuçta iki tarafın da temel pozisyonlarını değiştirmemesi, müzakerelerin sürekli tıkanmasına yol açtı.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada Yunan kökenli Amerikalı bir akademisyen, Vaşington’da Dışişleri Bakan Yardımcımızla yaptığı bir görüşmeyi aktarıyordu. Kendi ifadesine göre sohbet sırasında sürekli “Kıbrıs’tan ne zaman çekileceksiniz?” sorusunu yöneltmiş, sonunda da “Çekilmeyeceğiz.” cevabını almıştı.

Belki de asıl sorulması gereken soru şudur: Türk askeri Ada’dan çekildiğinde ne olacağı öngörülmektedir? Kıbrıslı Türklerin kendilerini gerçekten güvende hissedeceklerine inanılıyor mu?

Dış politikada başarılı müzakerenin temel şartlarından biri karşı tarafın endişelerini, hassasiyetlerini ve kırmızı çizgilerini anlamaya çalışmaktır. Başka bir ifadeyle empati kurabilmektir. Kıbrıs’ta yıllardır eksik olan da budur. Rumlar Türkiye’den çekinirken, Kıbrıslı Türkler de Rumlardan endişe duymaktadır. Geçmişte yaşanan acı olayları bizzat yaşamış insanlar hâlâ hayattadır. Kalıcı bir çözüm, ancak her iki tarafın da birbirinin güvenlik kaygılarını meşru görmesiyle mümkün olabilir.

Son on yılda, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’nin Batı ile ilişkileri önemli ölçüde gerilmişti. Ancak Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişiminin ardından Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı daha pragmatik bir çizgiye kaydı. Hukukun üstünlüğü ve temel haklar gibi konular geri planda kalırken güvenlik ve jeopolitik yeniden ön plana çıktı. Donald Trump’ın yeniden Başkan olmasıyla birlikte Vaşington ile ilişkilerde de daha olumlu bir hava oluştu. Türkiye’nin son dönemde yeniden Batı ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı görülüyor. NATO Zirvesi de bu yönde değerlendirilmektedir. Buna rağmen Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz belirli bir eşiği aşamamaktadır.

Üyelik müzakereleri, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi ve hatta savunma alanındaki iş birliği dahi büyük ölçüde Kıbrıs engeline takılmaktadır. Türkiye bu konuda yeni bir adım atabilir mi? Özellikle seçim sürecine yaklaşılırken Ankara’nın müzakere alanının oldukça dar olduğunu kabul etmek gerekir.

Öte yandan, uluslararası dengeler de çözümü kolaylaştırmamaktadır. Rusya’nın Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki sorunların sürmesini kendi stratejik çıkarlarına daha uygun gördüğü söylenebilir. Fransa’nın ise Türkiye’nin üyeliğine uzun yıllardır mesafeli yaklaşımı dikkate alındığında, Kıbrıs sorununun çözümü Paris açısından öncelikli bir hedef olarak görünmemektedir. Dolayısıyla uluslararası ortam da çözümü teşvik eden bir nitelik taşımamaktadır.

Bu nedenle, bir mucize gerçekleşip Kıbrıs sorunu çözümlense bile, bunun Türkiye-AB ilişkilerindeki bütün sorunları ortadan kaldıracağını düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Kıbrıs önemli bir engeldir, ancak tek engel değildir.

Sorunlara çözüm aramak Birleşmiş Milletler’in temel görevlerinden biridir. Son yıllarda uluslararası krizlerde etkisi oldukça sınırlı kalan BM’nin yeniden Kıbrıs’a yönelmesi anlaşılabilir bir çabadır. Yakında görevi sona erecek olan Genel Sekreter’in de son bir girişimde bulunmak istemesi doğaldır. Muhtemelen taraflar yeniden aynı masa etrafında toplanacak ve yeni bir süreç başlatılacaktır. Ancak bugünkü şartlarda gerçek bir çözüme ulaşılması yine de oldukça güç görünmektedir. Mevcut diplomatik hareketlilik, çözümün yakın olduğundan çok, tarafların çözümsüzlüğün sorumluluğunu üstlenmek istemediklerini göstermektedir. Gerçek bir çözüm ise ancak her iki tarafın da bugüne kadar kaçındığı zor siyasi kararları almaya hazır olmasıyla mümkün olabilir. Şu anki ortam ise buna henüz elverişli görünmemektedir.

Selim Yenel
Selim Yenel
1979 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığı bünyesinde, OECD, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği nezdinde uzun yıllar boyunca kritik diplomatik görevlerde bulunmuştur. Viyana Büyükelçiliği (2005-2009) ve Türkiye’nin Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği (2011-2017) görevlerinin yanı sıra AB Bakanlığı Müsteşarlığı gibi üst düzey bürokratik pozisyonlar üstlenen Yenel, son olarak 2020-2026 yılları arasında Global İlişkiler Forumu (GİF) İcra Komitesi Başkanlığı yapmıştır.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Netanyahu’ya Yardım Etmeyelim

Türkiye'de İsrail'e yönelik sert açıklamalar kamuoyunda doğal karşılanıyor. Gazze'de yaşanan insanlık dramı karşısında öfke duymamak mümkün değil. Ancak...