Hayatımda ilk ne zaman korktum hatırlamıyorum. Ama korktuğum birçok şeyi sanırım herkes kadar biliyor ve tanıyorum. Çoğunlukla karanlık gibi her çocuğun ilk korku basamağından gittikçe sofistikeleşen, katmanlı ve kendine has korkularım oldu. Elbette çocukluğun ilkel ve mantıksız, yetişkinler tarafından ciddiye alınmayan korkularının zamanla izleri silinip gidiyor. Gecenin karanlığı ve bir tren yolculuğunun kısacık molasında, babanızın kompartımana yetişemeyeceğine dair olan korkunuz büyüdükçe dağılıyor. İnsan, hayatı boyunca ve sürekli olarak babasının geç kalmasından, gelememesinden korkar olamaz çünkü. En nihayetinde çocukların görüş alanına girmeyen yetişkin becerisinin bir yerde kazanması beklenir.
Çocukluk korkuların kişinin dünyasında ne gibi etkileri olur ve hayatımızı şekillendirmesi üzerine çok fazla düşünmedim açıkçası. Daha çok korkuların tercihlerimizle olan ilişkisi üzerine kafa patlatmalarım ve kendi şahsi tecrübemde genellikle kriz anlarında çalışan korku mekânizması ile ilgilendim. Bu çocukluğunuza inelim minvalinde bir yolculuğu gerekli kılmadı çünkü zaten insan belli bir yaştan sonra çocukluk ve yetişkinliğini aynı düzlem üzerinde görmeyi bir şekilde öğreniyor. Geçmiş kapanmayan ama sürekli olarak sizi dürten bir sistem olarak arka planda sürekli olarak çalışıyor maalesef.
Kendi tecrübelerim üzerine düşündüğümde korku ile her zaman çok girift bir ilişkim olduğunu biliyorum sadece. Çok fazla şeyden korkmuş olarak büyüdüm, muhtemelen Türkiye’deki herkes gibi. Basit ve soyut korkulardan gerçekçi olanlara, sebebi bol ve haklı gerekçelerle gerçekleşenlere kadar büyüdükçe gelişen, serpilen ve çeşitlenen korkular. Elbette yaşadığımız yer ve coğrafya, henüz çok da küresel etkilere açık değilken bile korkuların açık ara en belirleyicisi oluyor. Çocuklarını döven bir babadan ve sürekli olarak bağıran bir anneden korkmakla sınıfınızdaki zorbadan korkmayı tecrübe ederek öğreniyorsunuz. Doğrudan üzerinizde etkisi olan ve ruhunuzun korku ile temasında kalıcı aktörler bunlar. Elbette burada kendi babasından korkmayı çok erken bir yaşta öğrenmiş çocuklarla ilgili konuşmayacağım. Çünkü şiddet ve korku ile en güvendiği kanallar üzerinden tanışmış insanların tecrübeleri konusunda beylik laflar etmek bana düşmez. Bunu alıp sıradanlaştırmayacağım ancak dolaylı bir şekilde çevresel korkuları tecrübe ederken nasıl büyüdüğümüz ve bu korkularla ilgili neler yaptığımızı konuşacağım.
Kendi tecrübemde göçebe bir çocukluk geçirmiş olmamın etkisi çok büyüktü. Sanırım ilk yerleşik düzene geçişim yirmi iki yaşında gerçekleşti. O zamana kadar her iki senede bir şehir ve sayısız okul değiştirdim. Her şeye alışmak becerisinin buradan kaynaklandığını ve her yeni okulda her yeni arkadaş ortamında ve her yeni şehirde kendini var etmenin kaygısını sayısız kere tecrübe ettim. Bu bir çocuğun içindeyken bilebildiği şeyler değil. Daha çok bilinçsizce başınıza gelenlerle yaşamak zorunda olduğunuzu biliyorsunuz. Dönem ortasında öğretmenin elinden tutup sizi sınıfla tanıştırmasından sonrasında tek başınızasınız ve yanına oturtulduğunuz kişi ilk arkadaşınız. Elbette bunlar basit ve kendini çok da belli etmeyen şeyler, sonrasında o yerden gideceğinizi bilerek unutmaya hazırlanmış şekilde ilişki kurmayı da öğreniyorsunuz. İki sene kalacak kadar, daha sonrasında seni özlemek bana çok zarar verecek diyerek sevmemeyi de alışmamayı da kalbiniz çok geçmeden öğrenmiş oluyor.
Lakin şimdi adına kolektif korku denilen ve daha kavramsal bir yere işaret eden şeyle de neredeyse bu yaşlarımda tanıştım. Körfez Savaşı’nın en yoğun olduğu zamanda, on yaşında bir çocuk olarak, yetişkinlerin de korkabileceği fikrinin bilmediğim ve görmediğim bir savaştan daha ürkütücü olduğunu kabul etmeliyim. Çocuk bilincinin kısalığı ve kıyasın ancak üç beş adım ötenizle gerçekleştiği belli bir gerçekliktir. Anne ve babanızla çalan sirenler eşliğinde sığınaklara inmek ve muhtemel bir saldırı anında nasıl saklanacağınızı öğrenmek bir eşik atlamaktır. Çocuk musunuz değil misiniz ve ölüm nasıl bir şeydir artık tek bir yerde, zihninizin içindedir. Karanlıktan korkmanın bir ışıkla gerçekleşen çözümü, sizin dışınızdaki dünyanın kaotik süreçlerinden süzülüp gelen bir korku ile elbette yarışamıyor. Daha büyük bir şeye, daha etkin bir güce olan ihtiyaç, korkunuzun sürekliliğini besleyen kalıcı bir kaynak olarak dış dünyaya bağlıyor. İnsanın bu bağımlılığı çözebilmesi ve beklentisinin içinde boğulmadan korkusunu yönetebilmesi sanırım genel olarak herkesin bir yerde öğrendiği bir şey. Muhakkak ki ekran başında ve gazete haberlerinde küresel etkileri olan bir olayın parçası olarak devletle ve siyasî aktörlerle kurduğumuz ilişki de bu şekilde beliriyor. Çocukken politize olmamak mümkün müdür ve acaba dünyanın bir yerinde çocukluğunu çocuk olarak geçirenler mevcut mudur bilmiyorum ama benim tecrübemde, devletle kurduğum ilişkinin ilk aşaması bu korku sayesinde gerçekleşmişti.
Türkiye’ye ait bir tecrübeyi genel bir psikolojik yorumun içine sığdırmaya çalışmayacağım ama korkunun soyut bir yerden somut bir aşamaya geçmesinde politik eylemlerin aktif olarak yer alması sanırım bir şeye tekabül ediyor. Ülkenin terör eylemleriyle çevrelendiği bir dönemde yaşarken düşmanı düşünerek değil yaşayarak buluyorsunuz. Burada düşman atıfı belirli bir hedef gözetmiyor, sadece taraf olmaya zorlanan hepimiz için çoğunlukla rasyonellikten uzak bir ‘yakınlık’ vurgusu taşıyor. Çevresel olarak yakın olduğunuz tehlike ya da korku, sizi taraf olmaya zorlayan önemli bir unsur olarak belirleyiciliği üstleniyor. Tabi burada çeşitlenen düşman vurgusuna ve devlet fikrinin zihinlerimize kazınma şekliyle ilgili bir eleştiride bulunmayacağım. Korkularımız ve devlet aidiyetimiz arasında çok sıkı bir ilişki olmasına rağmen, nasıl bir devlet diye düşünmeye başladığınız yaşları düşünmeyi size bırakıyorum. Benim için ise dört yanı düşmanlarla çevriliydi ve kurtarılması için herkesin seferber olmak zorunda olduğu bir devletti. Lüzumsuzsa söndür uyarısının altında, devlete ait olanın sürekli olarak korunması gerektiğine dair sıkı bir tembihle de büyüdüm. Bu halin çıktısı olarak kendini feda etmeye hazır olarak devlete râm olmanın anlamını tam olarak biliyorum.
Ancak korkularla üretilen bağların zamanla epriyen ve bir yerde şüpheyle yeniden düşünmeyi zorlayan bir süreci var. Döngüsel bir ritme bağlarsam eğer, çocukluktan yetişkinliğe süreklilik arz eden durumlarda, sorunun kimde olduğuna dair zaman zaman başka sorular sormak zorunda kalıyorsunuz. Yorgunluk ya da bıkkınlık da denilebilir buna ama sürekli korkmaya dair fikrinizin şüpheyle dağıldığı bir dönem geliyor. Korkunun gerçekleşme halinden, gerçekliğine dair ilerleyen bu durum, bir yerde sizi elektriği açmaya ve camdan silüeti görünen o korkutucu şeyin gerçekte ne olduğuyla ilgili bir veriye ulaşmaya zorluyor. Elbette kötülüğün her zaman bir üretim süreci olmadığını, bazen kendiliğinden ve yerel ölçekte var olabileceğini de kabul etmek gerekir. Devleti ve kurumlarını böylesi bir niyetin tepesine oturtmuyorum ancak korku ve şiddetin eşitsizlik, kutuplaşma ve adaletsizlikle sürekli olarak üretilmesi konusunda alternatif bir alanda soru sormanın gerekliliğine inanıyorum. Korkuyla üretilen bağların zayıf ve hangi tarafı beslediği belli olmayan halinden, daha gerçekçi bir ilişki biçimine geçmenin de gerektiğini savunuyorum. Halihazırda sahip olduğumuz korkuların, devletin cezalandırıcı ve her sesi kesmeye karşı olan iştahını artırması bir yana, bu zemininin kurumasına izin vermeyerek belki de en çok kendi geleceğini ipotek altına alıyor. Korkuyla beslenen bir sadakatin, bir gün aynı korkuyla çözülebileceğini de nedense kimse hesaba katmak istemiyor.

