Osmanlı Nostaljisi ve Geleceğin İcadı

Bir süredir politik zaman algımız ve siyasetin zamansal yapısı ile ilgili yayınlar okuyorum. Geleceğin tarihi olarak basitçe çerçeveleyeceğimiz bu kavram, bizlerin geleceği, daha doğrusu gelecek fikrini nasıl tasavvur ettiğimiz ile ilgileniyor. Birçok açıdan bu fikrin zeminini de şimdiyi anlama biçimimiz şekillendiğinden işin ucu dönüp dolaşıp siyasete bulaşıyor elbette, bunun önüne geçmek ne yazık ki mümkün değil.

Yirminci yüzyılın gelecek ve ütopya algısının, imparatorluklar ve kimisi bu imparatorluklardan tevarüs devletlerin daha iyi ve muhtemelen gelişmiş bir düzene kavuşturacağı gelecek tahayyülü mevcuttu. Reinhart Koselleck’in Aydınlanma öncesi zaman algısının döngüsel ve dinî kurtuluş zamanına bağlı bir yapısı olduğu iddiası, neredeyse on dokuzuncu yüzyıl öncesi dönemleri kendini tekrar eden bir beklenti halinde tasvir eder. Geleceği geçmişin bir tekrar olarak algılayan insanlar için zaman bir tekrar ve genellikle de kıyametin beklenmesi anlamına geliyordu. Amin Maalouf’un Yüzüncü Ad’ı mesela benzer bir beklenti ile örülmüş olaylar etrafında şekillenen bir romandır. 1666 yılında, kıyameti bekleyen insanların Sebbatai Zevi etrafında kümelenmesi tasvir eden hikaye, bana kalırsa zamansallık üzerine okunabilecek önemli romanlardan biridir. Kıyameti bekleyen bir zihnin, muhtemel bir kurtarıcıya karşı duyacağı ihtiyaç da aynı beklenti seviyesinde olacaktır ve şimdiki zamanı felaketten kurtulmak için şimdiyi ipotek etmeyi çok daha kolay bir şekilde kabul edecektir.

Ancak geç on dokuzuncu yüzyıla tarihlenecek modernite ile beraber ki bu tarihi modernite fikrinin sıradan insanın yaşamsal alanına sızması olarak düşünebiliriz, muasır bir medeniyet ve ilerleme fikri hem gündelik yaşamın sınırına hem de imparatorluk ve devletlerin planlarına dahil olmuştu. Bu dönemden sonra ilerleme fikriyle birlikte, gelecek geçmişten kopuk, öngörülemeyen ama iyileştici bir ufuk haline geldi. Deneyim ve beklenti arasındaki makasın açılmasıyla birlikte modern insan artık geçmiş deneyimden geleceği çıkaramaz durumdadır çünkü gelecek radikal biçimde farklı olacaktır.

1939 yılında Amerika’da düzenlenen The World of Tomorrow temalı Futurama pavyonu, otoyollar, gökdelenler ve otomatikleşmiş ev hayatı ile gelecek fikrinin örüldüğü bir iyi hayat ütopyası taşıyordu Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir Türkiye pavyonu ile katıldığı bu fuarda ne yazık ki geleceğe taşan bir öngörü ya da teknolojik bir fikrin eseri yoktur. Türkiye’nin daha çok kendisini tanıttığı bu fuarın ziyaretçileri olan Celaleddin Ezine ve Kemal Sünnetçioğlu’nun izlenimleri, Batı’yı Seyretmek Avrupa ve Amerika Seyahatnameleri kitabından okunabilir. Elbette henüz yeni kurulmuş bir devletin gelecek tasavvuruna Amerika kadar yatırım yapmış olması mümkün değildir ancak her halükarda ilerleme fikri, Kemalist modernizasyonun önemli bir aşamasını oluşturuyordu.

Siyasal zaman algısının, yani iktidar politikalarının şimdiyi ve geleceği yorumlama biçimlerinin, egemen politika üretimi ve söylemi üzerine olan etkisi ise bahsi geçen gelecek tasavvuru üzerine doğrudan bir güce sahip. Osmanlı Devleti için kadime dönmek bir ilerleme haliyken Türkiye Cumhuriyeti için geçmiş tam anlamıyla kurtulunması gereken bir yük durumundadır. Bu algı toplumsal hayatın her yerine sızan bir politika üreterek, biz ve siyasî varlığımız arasındaki konumu belirleyen önemli bir parametre oluşturur. Yürüyelim arkadaşlar emrinin, en nihayet ulaşması beklenen bir yeri vardır ve birçoğumuz için bu beklenti geleceğin çok daha iyi olacağı fikrine yaslanmaktadır.

Ancak son yılların önemli ve görece yeni tartışması, gelecek tarihi ile ilgili olarak bu fikrinin iflasını iddia edenler tarafından yapılıyor. Bu iddiaya göre modernite ve kapitalizmin vadettiği ufuk, yani geleceğin geçmişten farklı olacağına dayanan görüş çökmüş ve en nihayetinde teknolojik ilerleme ile ahlaki ilerlemenin birbirine parallel olarak gelişmediği de kabul edilmişti. Burada söz konusu problem insanların neyin en önemli olduğuna dair farklı önceliklere sahip olmaları değil, geleceğin önlerinin kesilmiş olması konusundaki korkularının bir bakıma onları çok önemli bir şeye itiyor olmasında: siyasetin yoğunluğunu çarpıcı şekilde artırmaya.

Elbette bu konunun daha dar bir ölçeği ve hedefi mevcut. Türkiye siyasetinin belki de son on yılda daralan ya da güçlenen geçmiş ve Osmanlı Devleti vurgusu yeni ve alternatif bir siyasal zamansallığın varlığını işaret ediyor. Burada, siyasal hayal gücünün ileriye değil geriye dönük olarak retro-fütürizm üretmesi ve geçmişin gelecek tasavvurundan uzaklaşmasını anlayabiliriz. Türkiye siyaseti, geçmiş bir gelecek fikrinin canlandığı ve beslendiği bir dönemi tecrübe ederek aslında seçilmiş zafer ve seçilmiş travmalardan örülü bir paketin içine sıkıştırılıyor.

Ancak bu sıkışmanın da kendi içinde çeşitli paradoksları mevcut. Geçmişin size istediğiniz şeyi vermemesi halinde ki bu hiçbir tarihsel süreçte gerçekleşmeyecek bir durumdur, kendi ellerinizle yeniden bir tarihi yazmaya başlarsınız. Elde etmeye çalıştığınız şey size geçmiş malzemelerden yeni bir ufuk vermeyi vadeder ve bu ufkun gerçekçi hissettirmesi için de geçmişte gerçekleşmiş bazı sahneleri kullanır. Yani tarihin ya da geçmişin, gerekli unsur ve paydaşları, güncel siyasî sıkışmaların alanını açan bir alternatif olarak kullanılır ve toplumsal tefekkürün de nihaî hedefi olarak ahlakî ilerlemenin adresi olarak belirlenir. Gelecek ve ilerleme fikrinin teknolojik altyapısı rahatlıkla sindirilip yönetilirken ve burada Osmanlı Devleti ile kurulan bağ da zayıfken, aksi istikamette toplumun güçlü hissetmesi için şanlı tarih anlatısı kusursuzluğuyla pazarlanır.

Doğrusal bir gelecek planı kuramayan iktidarların, performatif bir geçmiş kurgusuna müracaatı elbette Nato zirvesinde şahit olduğumuz Yeniçeri görüntüleri gibi, tarihsel arka planı oldukça sorunlu bir yapıyı bile gelecek örüntüsünün içine kusursuzca yerleştirir. Elbette Osmanlı Devleti’nin en muhalif ve kimi tarihçilere göre de Cumhuriyet fikrinin taşıyıcısı olan Yeniçerileri padişahın iktidarını daraltan ve sınırlayan bir unsur olmaktan kopararak böylesi bir görüntüye dahil edilmesi de, geçmişin bütünlüklü bir süreç değil, ihtiyaç duyulan anlamı üretecek kadarıyla ödünç alınan bir malzeme deposu olarak kullanıldığının en açık kanıtıdır.

Yeniçeri burada ne 1826’da topa tutulan asi bir kurumdur, ne III. Selim’in ıslahat girişimlerini boğan bir direniş odağıdır, ne de bazı tarihçilerin işaret ettiği gibi saltanatın keyfî iktidarını sınırlayan, bir bakıma erken bir “anayasal” muhalefet damarıdır. O yalnızca, bugünün ihtişam ve kudret ihtiyacına denk düşecek şekilde budanmış, çelişkilerinden arındırılmış bir kostümdür.

Bu noktada sorulması gereken soru aslında iktidarın diliyle sürekli çağrılan ve sahneye davet edilen Osmanlı hangi Osmanlı’dır? III. Selim’in Nizam-ı Ceditiyle Batı ordu modellerini taklit etmeye çalıştığı, yeniçerinin bu taklide direndiği Osmanlı mıdır? II. Mahmut’un, kendi geleneksel askeri-toplumsal yapısını ilerlemenin önünde engel görüp kanla tasfiye ettiği Osmanlı mıdır? Yoksa Tanzimat’ın, Islahat’ın, Kanun-i Esasi’nin, yani kendi iç bünyesinde sürekli müzakere, kriz ve özeleştiri üreten, kendisiyle didişen bir Osmanlı mıdır? Görülen o ki, istenen Osmanlı, bu tarihsel öznelerin hiçbiri değil. Çünkü bu Osmanlıların her biri, bugünün kurmak istediği kusursuz, çelişkisiz, “şanlı” imgeye zarar verecek kadar insanidir, tartışmalıdır, kırılgandır.

Bunun yerine olması istenen şey, tarihin kendisi değil, onun bıraktığı izdir. Mehterin sesi, kostümün ihtişamı, sahnenin görkemi, yani nostaljinin talep ettiği Osmanlı, hiçbir zaman var olmamış, sadece bugünün ihtiyacına göre şimdi inşa edilen ve gelecek fikrine teslim edilen Osmanlıdır. Ve tam da bu yüzden, geçmişle kurulan bu ilişki bir hatırlama değil, bir icat faaliyetidir. Geçmiş, kendi hakikatiyle değil, bugünün ona yüklediği görevle var olur.

Dr. Sema Nur Çelikbağ
Dr. Sema Nur Çelikbağ
İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Çelikbağ, Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. ve 19. yüzyıl siyasi ve idari tarihi üzerine çalışmaktadır. Osmanlı dünyasında iktidar, hareket ve bilgi dolaşımı üzerine çalışmalarını sürdüren Çelikbağ, İstanbul Medipol Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Korkuyla Büyümek

Hayatımda ilk ne zaman korktum hatırlamıyorum. Ama korktuğum birçok şeyi sanırım herkes kadar biliyor ve tanıyorum. Çoğunlukla karanlık...

Osman’ın Rüyası Erdoğan’ın Devrimi

Mehmet Uçum’un 15 Temmuz dolayısıyla kaleme aldığı yazının ana omurgası, Türkiye’yi iki hatta bölen bir tarihsellendirmeye dayanıyor. Mustafa...

Umut Fakirin Ekmeğiyse Düşüncenin De Çukuru Mudur? II

‘’ her mutlu ülke birbirine benzer, her mutsuz ülke ise yazıldığı gibi, kendince mutsuzdur’’ (Zamanın Sığınağı,206) Kendimi mutlu bir...

Umut Fakirin Ekmeği Düşünmenin De Çukuru Mudur?

Umut kavramının olumlu anlamından ziyade daha zayıf bir tarafa düşen tavrı var. Sanki her şeyin bittiği ve fizikî,...

Olmak Ya Da Olmamak Belki De Bütün Mesele Bu...

Ursula Le Quin, Mülksüzler’de 1974 yılının tecrübe ve hayal kırıklıklarına dayanan devletli ve devletsiz iki gezegen arasında geçen...

Emperyal Nostalji veya Kemalist Nostalji: İyi Olan Kazansın

İç işleri bakanı Mustafa Çiftçi’nin Kudüs valisi olmak istemesi Türkiye’de birçok kişiyi şaşırtsa da kimisi için ideal bir...

Geçmiş Ne Zaman Geçer

Türkiye için böyle bir sorunun cevabını vermek çok güç. Çünkü geçmişe hem kutsal hem de karanlık bir yerden...

Devlet Gibi Görmek Ya Da Görmezden Gelmek

James Scott’un modern devlet yapısını hem eleştirip hem de aslında tatlı bir sonuca bağladığı meşhur kitabı, devlet ve...

Dil, Meşruiyet ve İktidar

‘’Kelimeler küçücük arsenik dozajları olabilirler. Farkında olmaksızın yutulurlar, bir etki yaratmıyor gibi görünürler ama bir zaman sonra zehir...

Dindarlaşıyor Muyuz Yoksa Sadece Öyle Mi Görünüyoruz?

İSAR’ın İnanç ve Dindarlık araştırma sonuçları, Türkiye’deki dindarlık biçimlerinin farklı alanlardaki yoğunlukları ile ilgili çarpıcı verilere sahip olarak...

Zaman, Enformasyon ve Yeni İktidar Biçimleri

Yeni dünya düzeninin en belirgin tartışmalarından biri odak noktamızın kısalığı ve her şeyi hızla tüketip bir sonrakine geçmek...

Kimin Şehri Kimin Hesabı

Kadıköy'e cami yapılacak. Bu cümleyi kurarken bile tartışmanın nereye döneceğini biliyoruz artık. Taraflar belli, argümanlar belli, sonuç da...

Devletin Korkusu

Devletlerin korkuları olur mu? Şüphesiz olur. Devlet, doğası ve işleyiş mantığı gereği korumak zorunda olduğu çeşitli unsurların bir...

Mahkemeler ve Türkiye’nin Yapısal Tekerrürü

Türkiye tarihi çeşitli şekillerde kendi tekrar eden bir döngüde devam eder. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar ve günümüz Türkiye’sinde de...