Hafızanın İnşasından Geleceğin İhyasına: Türkiye Siyasetinde “Hınç” Kıskacını Aşmak

Alman filozof Friedrich Nietzsche, modern toplumların ahlaki çözülüşünü incelerken son derece keskin bir kavram öne sürmüştü: Ressentiment, yani bastırılmış hınç, kin ve çaresizlik duygusu…

Nietzsche’ye göre hayat karşısında zayıf düşen ve kendi eylemsizliğini aşamayan bireyler, güçlü olanı kıskanır ve onu kendi seviyelerine çekmek için “iyilik”, “eşitlik” veya “adalet” gibi kavramların arkasına saklanır. Ancak Nietzsche bu tespiti o kadar radikal bir uca taşır ki insanlığın bin bir emekle inşa ettiği hak mücadelelerini ve adalet arayışlarını adeta zayıfların güçlüleri aşağı çekmek için uydurduğu bir “hınç oyunu” olarak görür.

Tam bu noktada, 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Max Scheler devreye girer. Scheler, Nietzsche’nin bu derin teşhisini kabul eder etmesine ancak ona insan onurunu kurtaran hayati bir düzeltme getirir: Her hak arayışı ya da adalet talebi hınç değildir. Bir insanın veya toplumsal kesimin haksızlığa uğradığında hakkını istemesi ahlaki bir zorunluluktur. Hınç ise acının kendisinden çok o acının zamanla bünyeyi zehirlemesinden ve kişiliğin yegâne kimlik harcı haline getirilmesinden doğar.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda Scheler’in bu iki kavram arasına koyduğu hassas çizgi, siyasal kültürümüzün ana damarını anlamamızı sağlar. Bu topraklarda neredeyse her siyasal topluluk, varlığını geçmişte uğradığı büyük bir travmaya yaslayarak meşrulaştırır. Muhafazakâr hafıza “Tek Parti dönemi bizi ezdi, camilerimizi kapattı, Ezan-ı Muhammedi’yi Türkçe okutup inancımızı kamusal alandan sürdü” söylemiyle şekillenirken sol gelenek “12 Eylül askeri darbesi darağaçlarıyla, Diyarbakır ve Mamak cezaevlerindeki işkencelerle gençliğimizi biçti” tecrübesine tutunur. Dindar nesiller “28 Şubat sürecinde başörtüsü yasaklarıyla, ikna odalarıyla ve katsayı zulmüyle geleceğimiz çalındı” diyerek tecrübesini aktarırken el an muhalefet “KHK’lar, liyakatsizlik ve yaşam tarzına yönelik kaygılarla temel haklarımız yok edildi” vurgusuyla varlık gösterir. Bu iddiaların hiçbiri soyut veyahut uydurma değildir. Her biri bu ülkenin insanlarının hayatında derin izler bırakmış, ocaklar söndürmüş somut tarihsel olgulardır. Ancak Türkiye siyasetinin asıl trajedisi bu meşru ve gerçek mağduriyetlerin adalet üretmek yerine ebedi bir dokunulmazlık ve siyasal üstünlük elde etmek için araçsallaştırılmasıdır.

Scheler’in dikkat çektiği tehlikeli dönüşüm tam olarak burada başlar. Gerçek bir mağduriyet önce yaşanır, sonra anlatılır, ardından sürekli olarak siyaseten yeniden üretilir ve en nihayetinde iktidarın meşruiyet depoladığı tükenmez bir “siyasal sermayeye” dönüştürülür. Mağduriyet bir kez müesses kimlik haline geldiğinde, özne artık evrensel bir adalet arayışında değildir. Aksine, geçmişte yaşadığı travmayı bugün kurduğu hiyerarşinin, yaptığı hukuksuzlukların ve sergilediği liyakatsizliklerin üzerini örten kutsal bir kalkan olarak kullanır.

Nitekim Türkiye’de dünün ezileni ve tecrit edileni bugün devlet imkanlarını eline geçirdiğinde geçmişte uğradığı haksızlığı güncel kurumsal çürümelerin ve kayırmacılığın mazereti kılabilmiştir. Geçmişte 28 Şubat baskılarına maruz kalmış kadroların iktidara geldikten sonra bürokraside liyakat yerine sadakati getirmeleri ve bunu eleştirenlere derhal “Eski Türkiye’yi mi istiyorsunuz?” yanıtını vermeleri bunun belirgin bir örneğidir. Benzer şekilde “Biz gidersek eski vesayetçiler gelecek, başörtünüzü tekrar yasaklayacaklar” korkusu üzerinden yürütülen beka söylemi, geçmiş mağduriyetlerin iktidar sermayesine dönüştürülmesinin tipik tezahürüdür.

Öte yandan bu tehlike yalnızca iktidar aygıtını elinde tutanlar kadar muhalefet blokları için de aynı derecede geçerli. Bugün muhalefet dili kendi vizyonunu ve geleceğe dair toplumsal projesini pozitif değerler üzerine kurmak yerine, yalnızca iktidarın yarattığı tahribata, kurumsal yıkıma ve mağduriyetlere verilen tepkiyle sınırlandığında Scheler’in işaret ettiği reaktif tuzağa düşer. Kimliğini sadece “iktidarın karşıtı” olmaya adamış bir muhalefet, varlığını nefret ettiği ötekinin varlığına borçlu hale gelir. “Onlar gitsin”, “Onlar kötü”, “Bu düzeni yıkacağız” demek bir durum tespitidir ancak bu söylem kendi başına kurucu bir siyaset üretemez. Scheler’e göre bir insan ya da hareket, özgürlüğünü ancak kendi içsel değerlerinden alabilir varlığını tamamen neye karşı olduğu üzerinden tanımlayan bir dil, ebedi olarak rakibine bağımlı kalır.

Bu durum Türk siyasetinde derin bir varoluşsal bağımlılık döngüsü yarattı. İktidar, sürekli bir iç veya dış tehdit, bir beka kaygısı ve eski karanlık günler kurgusu üretmeden kendi seçmenini bir arada tutamaz duruma geldi. Muhalefet ise iktidarın hataları ve uyguladığı baskılar olmaksızın, topluma ne tür bir adalet, nasıl bir eğitim, nasıl bir iktisadi model ve nasıl bir kamusal düzen sunacağını net bir biçimde anlatmakta bocaladı.

Peki, bu kronik ressentiment kıskacından Türkiye nasıl çıkabilir? Çözüm, geçmişin acılarını yok sayan kindar ve yapay bir unutturma politikası elbette olamaz zira yaşanmış mağduriyetleri halı altına süpürmek haksızlığa uğrayanların adalet duygusunu bir kez daha yaralar. Çözüm, travmaları kutsayarak intikamcı bir rövanşizme kapı aralamak da değildir. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu zihniyet devrimi, mağduriyeti bir iktidar sermayesi kılmaktan vazgeçip ilkesel ve değer merkezli bir siyasete geçebilmektir.

Bunun ilk adımı, hafızayı karşı tarafı ezmek ve suçlamak için kullanmamaktan geçiyor. Ortak bir insani empati zemininde helalleşmek oldukça önemli. Kendi mağduriyetini kutsarken ötekinin acısına gözlerini kapayan anlayış yerine 28 Şubat’ın, 12 Eylül’ün, Tek Parti’nin veya güncel hak gasplarının acılarını “bir daha asla hiç kimseye yapılmasın” iradesiyle evrensel bir hukuk şemsiyesinde buluşturmak en elzem gerekliliktir. Adalet sadece “bizimkiler” için istendiğinde hınç üretir, herkes için istendiğinde toplumsal barışı sağlar.

İkinci ve en hayati adım ise tepkisel siyasetten kurucu siyasete sıçramaktır. Scheler’in ahlak felsefesi bize öğretir ki sağlıklı bir toplum yalnızca yıkmakla, eleştirmekle veya tepki vermekle inşa edilemez. Geleceğin Türkiye’si, “kimin ne kadar kötü olduğu” üzerine kurulamaz. Geleceğin Türkiye’si yargının bağımsızlığının nasıl teminat altına alınacağı, kamu bürokrasisinde liyakatin hangi objektif kriterlerle ölçüleceği, düşünce özgürlüğünün nasıl güvenceye alınacağı ve toplumsal refahın nasıl adil dağıtılacağı sorularına verilen somut ve inandırıcı cevaplarla kurulacaktır. Geçmişin yaralarını bugünün iktidar yakıtı yapmaktan vazgeçtiğimiz, siyasal hedefimizi ötekinin tasfiyesi değil ortak iyinin ihyası kıldığımız gün bu kadim hınç parantezi kapanacak ve Türkiye kendi geleceğini özgürce inşa etme olgunluğuna erişecektir.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Odysseus ya da Batı Aklının Seyir Defteri

James Joyce, 1922 yılında modern insanın sıradan bir gününü Dublin sokaklarında haritalandırırken İthaka Kralı Odysseus’u reklam ajansı çalışanı...

Sanat Tarihçisi Titus Burckhardt Nasıl Sanat Tarihçisi İbrahim İzzeddin...

Sanat tarihi eğitimi alırken, formların dünyasına adım attığım ilk günlerde zihnimi kurcalayan en büyük soru şuydu: Bir nesneyi,...

Devletin İki Yüzü: İstisna ile Kuralın Savaşı – II

İlk yazıda devletin varoluşsal sancısının, onu sınırlandırma arzusundan çok daha eskiye dayandığını, Machiavelli ve Richelieu’nun düzen kurma kaygıları...

“Devletin Derini Olmaz, Hukuku Olur” I

Siyasetin gündemi çoğu zaman kendi ömründen daha kısadır. Bugün büyük gürültü koparan bir tartışma, birkaç hafta sonra hafızalardan...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (3)

Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır. Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (2)

Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği...

Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden...

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...