Siyasetin gündemi çoğu zaman kendi ömründen daha kısadır. Bugün büyük gürültü koparan bir tartışma, birkaç hafta sonra hafızalardan silinir gider. Buna karşılık bazı cümleler de vardır ki söylendikleri bağlamdan sıyrılır, kendi hayatını yaşamaya başlar. Çünkü yalnızca bir olayı yorumlamakla kalmaz, uzun zamandır cevabı ertelenmiş soruları yeniden görünür hale getirir.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun Hukuk Çalıştayında kullandığı “Devletin derini olmaz, hukuku olur.” cümlesi bende tam da böyle bir etki bıraktı.
Cümlenin güncel siyasete ilişkin mesajı açık. Bu yüzden burada onun polemik tarafıyla ilgilenmeyeceğim. Beni asıl düşündüren, yaklaşık beş asırdır siyaset teorisinin etrafında döndüğü temel meselelerden birini yeniden hatırlatması oldu. Devleti ayakta tutan asıl unsur nedir? Hukukun üstünde tasavvur edilen üstün bir irade mi, yoksa iktidarın da bağlı olduğu bir hukuk düzeni mi?
Bu soru yeni bir soru değil elbette. Modern devlet düşüncesinin tarihi aynı zamanda bu soruya verilen farklı cevapların da tarihi. Bugün “devlet aklı”, “hikmet-i hükümet”, “devletin yüksek menfaati”, “beka”, “olağanüstü hâl” ya da “derin devlet” başlıkları altında yürüyen tartışmaların kökleri de aynı tarihsel zemine uzanır. Bu kavramların her biri farklı dönemlerde, farklı ihtiyaçlardan doğdu. Buna rağmen çoğu zaman aynı anlamı taşıyormuş gibi kullanılmaları yalnızca kavramsal bir karışıklık üretmiyor aynı zamanda devlet ile hükümeti, kamu yararıyla siyasal çıkarı ve güvenlikle keyfi müdahaleyi de birbirine yaklaştırıyor.
Modern devlet teorisi sanılanın aksine özgürlük arayışıyla başlamadı. İlk kaygı güvenlikti. 15. ve 16. yüzyıl Avrupası bugün tahayyül edilmesi güç bir parçalanmışlık içindeydi. Hanedan mücadeleleri, mezhep savaşları, şehir devletleri arasındaki bitmek bilmeyen rekabet ve dış müdahaleler, istikrarlı siyasal düzenin kurulmasını sürekli erteliyordu. Devletin ertesi sabaha ulaşıp ulaşamayacağı bile kesin değildi. Böyle bir çağda siyaset teorisinin önceliği iktidarı sınırlandırmaktan ziyade ilk iş olarak siyasi düzeni ayakta tutabilmekti.
İşte Machiavelli tam da bu dünyanın düşünürüdür.
Onu yalnızca “amaç aracı meşrulaştırır” cümlesiyle hatırlamak, siyaset düşüncesine yapılmış en büyük haksızlıklardan biri. Machiavelli’nin metinlerini anlamak için önce yaşadığı floraya, dönemin Floransa’sına bakmak gerekir. Cumhuriyet ile Medici yönetimi arasında gidip gelen bir şehir, birbirleriyle mücadele eden İtalyan devletleri ve sürekli değişen ittifaklar… Bugün bize istisna gibi görünen belirsizlik, onun yaşadığı dünyanın olağan haliydi. Bu yüzden eserlerinde sürekli aynı kaygı hissedilir: Devlet nasıl ayakta kalacak?
Machiavelli için hukukun yaşayabilmesi, önce onu taşıyacak siyasal yapının varlığını sürdürebilmesine bağlıydı çünkü devlet çöktüğünde hukuk da çökerdi. Düzen ortadan kalktığında hakların korunmasından söz etmek de mümkün olmazdı. Bu nedenle temel meselesi hukuku değersizleştirmek olarak düşünülemez. Asıl ülküsü hukukun üzerinde yükselebileceği siyasi zemini koruyabilmekti.
Elbette Machiavelli ve sonraki yüzyılların devlet pratiği arasında doğrudan bir süreklilik kurmak pek mümkün görünmüyor. Fakat ortaya koyduğu problem yaşamaya devam etti. Devletin korunması fikri, farklı dönemlerde farklı iktidarlar tarafından yeniden yorumlandı ve her yeni yorum kavrama yeni anlamlar yükledi. Nitekim tecrübeyle sabit şekilde biliriz ki fikirlerin tarihi çoğu zaman onları ortaya atanların niyetine sadık kalmaz.
Bu yeniden yorumlama sürecinin ilk büyük durağı 17. yüzyıl Fransa’sı oldu. Kardinal Richelieu’nun siyaset literatürüne kazandırdığı “raison d’État” yani “devletin yüksek menfaati” anlayışı, modern devletin inşasında belirleyici rol oynadı. Bugün bu kavram -çoğu zaman- hukuki çerçeve dışında kalmanın teorisi gibi hatırlanıyor. Oysa Richelieu’nun karşı karşıya bulunduğu Fransa, mezhep savaşlarının ve feodal güç mücadelelerinin yıprattığı bir ülkeydi ve bu sebeple önceliği keyfi bir iktidar üretmek olamazdı. Amaç dağınık siyasal yapıyı merkezi bir devlet çatısı altında toplamak, düzenli bürokrasiyi kurmak, sürekli bir ordu oluşturmak ve ülkeye istikrar kazandırmaktı.
“Devletin yüksek menfaati” fikri kısa sürede Fransa’nın sınırlarını da aştı. Avrupa’da merkezi devletler güçlendikçe benzer tartışmalar başka ülkelerde de ortaya çıktı. İç savaşlar, isyanlar ve diğer ülkelerin yarattığı karşısında hükümdarlara tanınan olağanüstü yetkiler başlangıçta geçici tedbirlermiş gibi duruyordu. Fakat makus talih değişmedi ve siyaset tarihi, geçici istisnaların çoğu zaman kalıcı yönetim tekniklerine dönüştüğünü yeniden gösterdi. Her yeni kriz, devlet ile hukuk arasındaki sınırın yeniden çizildiği yeni bir eşik oluşturdu.
İşte tam bu orijinde modern devlet teorisinin temel tartışması başlar. Mesele eskisi gibi güçlü bir devlet kurmak amacında kalmamıştır. Artık devlet gücünün hangi sınırlar içinde kullanılacağı yeni fenomendir. Güvenlik ve özgürlük, istisna ve hukuk arasındaki gerilim de buradan neşet eder. Devlet süreklilik iddiasıyla var olsa da iktidarlar geçicidir. Bu ayrım kaybolduğunda hukukun yerini siyasi iradenin yorumu almaya başlar.
İşte Türkiye’de yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı bu tarihsel arka plan dikkate alınmadan yapılıyor. “Devlet aklı”, “hikmet-i hükümet”, “devletin yüksek menfaati”, “beka” ve “derin devlet” çoğu zaman aynı cümlenin içinde, sanki birbirinin eş anlamlısıymış gibi kullanılıyor. Oysa bu kavramların her biri farklı tarihsel tecrübelerin ürünü olan kavramlar ve bu kavramlar yer değiştirdiğine düşünce de yer değiştiriyor. Devlet adına konuşmak ile iktidar adına konuşmak arasındaki çizgi fark edilmez hale tam olarak bu sebeple geliyor.
Bu açıdan bakıldığında Müsavat Dervişoğlu’nun “Devletin derini olmaz, hukuku olur.” sözü yalnızca güncel siyasete yönelik bir eleştiri gibi okunmamalı. Aynı zamanda modern devlet tartışmasının hangi tarafında durduğunu gösteren teorik bir tercih bana göre. Devleti görünmez yapılara, hukukun üstünde tasavvur edilen bir iradeye ya da kaynağı belirsiz istisna yetkileri yerine kuralların sürekliliğine ve hukukun üstünlüğüne dayandıran bir çıkış. Cümlenin siyasal ağırlığı kadar düşünsel ağırlığı da buradan geliyor.
Ne var ki modern siyaset teorisi bu konuda hiçbir zaman tek sesli ol-a-madı. Devletin varlığını koruyabilmesi adına gerektiğinde hukukun dışına çıkabileceğini savunan güçlü bir gelenek de tam olarak bağrından yetişiverdi. Buna karşılık başka bir gelenek, hukukun önemsenmediği her istisnanın uzun vadede devletin meşruiyetini içeriden aşındıracağını ileri sürdü. 20. yüzyılın anayasa hukukuna damga vuran tartışmalar büyük ölçüde bu iki yaklaşımın çatışması etrafında şekillenmiştir.
Dolayısıyla bugün tartıştığımız mesele, “derin devlet” ifadesinin doğru ya da yanlış olmasından çok daha geniştir. Asıl soru şudur: Devletin dayandığı temel nedir? Gerektiğinde hukukun dışına çıkabilecek bir egemenlik iradesi mi, yoksa iktidarı da bağlayan hukuk düzeni mi?
Modern siyaset teorisinin en sert ayrımlarından biri bu sorunun etrafında şekillendi. Bir tarafta egemenliği olağanüstü hâl üzerinden tanımlayan Carl Schmitt, diğer tarafta hukukun yerini tedbirin aldığı rejimleri çözümleyen Ernst Fraenkel.
Bugün devlet, hukuk ve güvenlik üzerine yürüttüğümüz tartışmaların önemli bir kısmı hala bu fikri hesaplaşmanın izlerini taşıyor. Bir sonraki yazıda bu tartışmanın merkezine inmeyi düşünüyorum

