Odysseus ya da Batı Aklının Seyir Defteri

James Joyce, 1922 yılında modern insanın sıradan bir gününü Dublin sokaklarında haritalandırırken İthaka Kralı Odysseus’u reklam ajansı çalışanı Leopold Bloom kılığına soktu. Coen Kardeşler, Neredesin Birader? (O Brother, Where Art Thou?) filminde Büyük Buhran dönemi Mississippi’sinde üç prangalı kaçkını bir denizkızı şarkısının peşine taktığında da kimse yadırgamadı. Pier Paolo Pasolini, burjuvazinin steril uyuşukluğunu sarsmak için kamerasını mitolojinin kanlı ve tekinsiz kökenlerine çevirdi. Yakın zamanda Uberto Pasolini, Dönüş (The Return) filmiyle Odysseus’u kıyıya vuran, savaşın travmalarıyla parçalanmış bir gölgeye dönüştürdü. Christopher Nolan ise Yıldızlararası (Interstellar) filminde uzay-zamanın dokusunu bükerek yerçekimini aşmaya çalışan kahramanına aslında tek bir nihai hedef çizdi: Evine, kızına, kendi İthaka’sına dönmek.

Sinema ve edebiyat tarihi çoğu zaman Odysseia’yı Batı medeniyetinin ürettiği büyük bir estetik abide olarak sunmayı tercih etti.

Oysa hakikat bunun tam tersidir.

Batı, Odysseia’nın bir parçasıdır.

Homeros bize yalnızca bir akıncının eve dönüş macerasını anlatmaz. Aynı zamanda bugün küresel kültürün omurgasını oluşturan ve kendisini “evrensel” ilan eden düşünme biçiminin kurucu haritasını çizer. Kendisi dışındaki dünyayı “tek gözlü canavarlar” olarak damgalayan sömürgeci bakış, doğayı kurnazlıkla dizginleyen hesapçı akıl ve haz ile disiplin arasına sıkışmış modern öznenin ilk taslağı o geminin güvertesinde belirir.

Destanın kırılma noktası, Odysseus’un Kykloplar adasına ayak bastığı ve Polyphemos’un mağarasına girdiği andır. Akdenizli komutan, devin kendi yazısız konukseverlik kurallarını değil, kendi normlarını kabul etmesini bekler. Polyphemos bu dayatmayı reddettiği anda ise “canavar”, “yamyam”, “kuralsız” ve “barbar” ilan edilir.

Buradaki trajik yanılsama çoğu zaman gözden kaçar. Polyphemos’u tek gözlü yapan anatomisi değildir. Onu tek gözlü yapan, Odysseus’un ve onun mirasını devralan zihniyetin, kendi ufkunun dışındaki varoluş biçimlerini anlamayı reddeden sömürgeci körlüğüdür.

İşte bu yüzden Antik Yunan’dan itibaren dünya iki keskin kutba ayrılır. Kentin merkezinde duran akılcı “biz” ve çeperde yaşayan, terbiye edilmesi ya da kör edilmesi gereken “barbarlar” … 16. yüzyılda Amerika kıtasını yağmalayan fatihlerin gözündeki yerli halk neyse, 19. yüzyılda Doğu’yu tanımlayan İngiliz oryantalistlerin gözündeki Asya halkları da odur. Hollywood’un uzun yıllar “öteki” olarak kodladığı, rasyonel akıldan yoksun gösterdiği, kendi toprağını savunduğu için “vahşi” ilan ettiği figürlerin tamamı, o karanlık mağarada gözü kızgın kazıkla kör edilen Polyphemos’un torunlarıdır. Sistem önce muhatabını biçimsizleştirir, ardından onu etkisiz hâle getirmeyi bir medeniyet görevi gibi sunar.

Homeros anlatısında Achilles kahramanlığını kaba kuvveti ve kaderine boyun eğen trajik tavrıyla temsil eder. Odysseus ise bambaşka bir çağın habercisidir. O, kaderle pazarlık eden, tanrıları manevralarla aldatan, devin mağarasından çıkmak için adını “Hiç Kimse” koyarak sistemi adeta hackleyen ilk hesapçı öznedir.

Burada belirleyici olan kavram metistir, yani pratik akıl, araçsal kurnazlık ve şartlara göre şekil alma becerisi. Bu düşünme biçimi doğayı anlamaktan çok onu yönetmeye yönelir. Odysseus’un Sirenlerin baştan çıkarıcı ve ölümcül şarkılarını dinleyebilmek için kendisini geminin direğine bağlatması, tayfalarının kulaklarını ise balmumuyla kapattırması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Theodor Adorno ile Horkheimer’ın işaret ettiği gibi bu sahne, modern iş bölümünün ve haz-disiplin geriliminin ilk büyük alegorisidir. Yöneten sınıf olan Odysseus hazzı deneyimler ama düzene bağlı olduğu için ona teslim olamaz. Çalışanlar ise kürek çekmeye devam eder, hazzın sesini bile işitmez. Böylece akıl, hakikati aramanın değil, hayatta kalmanın ve tahakküm kurmanın aracına dönüşür.

Bugün sinema salonlarında ya da dijital platformlarda izlediğimiz sayısız yapım, biçimsel yenilik iddiasına rağmen Homeros’un çizdiği zihinsel yörüngeden neredeyse hiç sapmaz. Amerikan anlatı yapısının görünmez omurgası hâlâ bu destandır. Dekor değişir, mekân değişir ama şablon aynı kalır. Kahraman güvenli evinden ayrılır, bilinmeyenle yüzleşir, baştan çıkarıcı duraklardan geçer, ölümcül engelleri aşar ve sonunda değişmiş, güçlenmiş ama mutlaka mülkünü yeniden kazanmış olarak evine döner.

Christopher Nolan sinemasına bakıldığında, Yıldızlararası filmindeki Cooper’ın uzaydaki solucan deliklerinden geçişi ile Başlangıç filmindeki Cobb’un zihnin katmanlarında kayboluşu, aslında aynı arayışın çağdaş bilimin diliyle yeniden kurulmuş hâlidir. Kahramanlar kuantum fiziğini kullanır, yerçekimini büker, zihnin sınırlarını zorlar ama zihinsel pusulaları Homeros’un çizdiği Akdeniz rotasının dışına bir adım dahi çıkamaz.

Zira Odysseus’un temsil ettiği bu hesapçı akıl yalnızca insanı insana kırdırmakla kalmadı, doğayı da sömürülecek bir kaynak, ehlileştirilecek bir “öteki” olarak konumlandırdı. Çevre krizlerinden yapay zekâ tartışmalarına kadar bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok küresel açmaz, bu düşünme biçiminin sınırlarına ulaştığımızı gösteriyor. Akdeniz’in dalgaları üzerinde şekillenen bu akıl, zamanla kendisini evrensel bir kurtuluş reçetesi olarak sundu, dünyayı devasa bir laboratuvara, insan zihnini ise haritalandırılıp fethedilecek son coğrafyaya çevirdi. Günümüzün dijital algoritmaları, tıpkı tayfaların kulaklarına tıkanan balmumu gibi kitleleri uyuştururken, Sirenlerin şarkısını dinleme ayrıcalığı yine dar bir elit kesimin elinde kaldı. Modern insanın trajedisi evinden uzakta olması değildir. Asıl trajedi, “ev” dediği düzenin başından beri işgal, tahakküm ve denetim mantığı üzerine kurulduğunu bir türlü fark edememesidir.

Buna rağmen Pasolini gibi aykırı yönetmenler, tam da bu sterilize edilmiş anlatı makinesini kırmak için mitin ilkel, ritüelistik ve barbar köklerine dönmeyi denediler. Fakat bu çaba bile paradoksal biçimde aynı hafızanın içinde kaldı. Batı, kendi krizlerinin panzehirini yine kendi antik hafızasında aramayı sürdürüyor.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Hafızanın İnşasından Geleceğin İhyasına: Türkiye Siyasetinde “Hınç” Kıskacını Aşmak

Alman filozof Friedrich Nietzsche, modern toplumların ahlaki çözülüşünü incelerken son derece keskin bir kavram öne sürmüştü: Ressentiment, yani...

Sanat Tarihçisi Titus Burckhardt Nasıl Sanat Tarihçisi İbrahim İzzeddin...

Sanat tarihi eğitimi alırken, formların dünyasına adım attığım ilk günlerde zihnimi kurcalayan en büyük soru şuydu: Bir nesneyi,...

Devletin İki Yüzü: İstisna ile Kuralın Savaşı – II

İlk yazıda devletin varoluşsal sancısının, onu sınırlandırma arzusundan çok daha eskiye dayandığını, Machiavelli ve Richelieu’nun düzen kurma kaygıları...

“Devletin Derini Olmaz, Hukuku Olur” I

Siyasetin gündemi çoğu zaman kendi ömründen daha kısadır. Bugün büyük gürültü koparan bir tartışma, birkaç hafta sonra hafızalardan...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (3)

Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır. Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (2)

Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği...

Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden...

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...